
Viyana’ya bir adım kala: Kanuni Sultan Süleyman’ı durduran kale
YAZAN: SI SHEPPARD
Avusturya Habsburg Arşidükü I. Ferdinand tarafından gönderilen 24 kişilik bir elçilik heyeti, Ekim 1531’de İstanbul’a ulaştı. Bu heyete Hırvat bir aristokrat olan Nikola Jurišic başkanlık ediyordu. Kendisine Rönesans’ın en büyük hükümdarı olan Osmanlı Sultanı Kanuni Sultan Süleyman’la müzakere etmek gibi ağır bir görev verilmişti. Sultan Süleyman,1520’de tahta geçtiğinde o dönemde dünyanın en büyük askeri gücü olan Osmanlı Ordusu’nu atalarından devraldı. Ardından 1521’de Belgrad’ı ele geçirerek, 1522’de Rodos’u Hospitaller Şövalyeleri’nden alarak, 1526’da Mohaç Muharebesi’nde Macar devletini parçalayarak ve bunlara benzer art arda gelen bir dizi askerî zaferler kazanarak taşıdığı unvanı hak etmişti. Ancak Osmanlı Ordusu’nun 1529’dakiViyana Kuşatması, Habsburg’un inatçı direnişi kadar kötü hava koşulları nedeniyle de başarısız olunca Sultan Süleyman’ın bu zafer serisi durma noktasına geldi.

Nikola Jurišic, Kanuni Sultan Süleyman’ın I. Ferdinand’ı Macaristan kralı olarak tanıması ve Buda’daki garnizonunu geri çekmesi halinde Osmanlı Devleti’ne yıllık ilave ödeme yapılmasını teklif etme yetkisine sahipti. Talepler ve yapılan teklifler elçilik heyeti küçümsenerek reddedildi. Sultan Süleyman savaşmaya ve iki yıl önce elinden kaçırdığı Viyana’yı almaya kararlıydı. Kaçak ve dönek bir Venedikli olan Alvise Gritti, I. Ferdinand’ın kardeşi olan Kutsal Roma İmparatoru V. Charles’a bir mektup yazarak, “Adı geçen
Osmanlının, yani Kanuni Sultan Süleyman’ın hem denizde hem de karada yaptığı ve o çağın hiç görmediği kadar büyük ve her tahminin ötesindeki savaş hazırlıklarına” dikkat etmesi konusunda uyardı. Hollandalı hümanist bir ilahiyatçı olan Desiderius Erasmus ise o yılın sonlarında şu sözlerle konunun önemini belirtti: “V. Charles’ın mı yoksa Kanuni Sultan Süleyman’ın mı dünya hükümdarı olacağını görmek ve ödüllerin en büyüğünü almak için Osmanlıların tüm güçleriyle Almanya’yı istila edeceği tüm Avrupa’da biliniyordu. Çünkü dünya gökyüzünde iki güneş olmasına artık katlanamazdı.”

V. Charles, Nisan 1532’de bizzat sultan tarafından komuta edilen büyük bir Osmanlı ordusunun Viyana’ya doğru yürüdüğü haberini aldı. Bu durumda, basitçe söylemek gerekirse, şehrin savunmasını kardeşine devredemezdi. İçinde bulunduğu ruh halini Karısı Isabella’ya 6 Nisan’da şu sözlerle açıkladı: “İnancımızı ve Hristiyan dinini savunma görevim ışığında, eğer Süleyman bu yıl benim üzerime gelirlerse, direnmek için bulabildiğim her şeyle ona bizzat karşı çıkacağım.” İlginç bir şekilde, yaklaşmakta olan Osmanlı tehdidi imparatorluğun birbirinden kopuk Katolik ve Lutherci gruplarını ortak bir zeminde buluşturarak o zamana kadar hiçbir müzakerenin başaramadığı bir şeyi başardı. Mart ayında Regensburg’da toplanan imparatorluk meclisi, mezhepler arasındaki düşmanlığı sona erdirme olasılığını tartıştı. Haziran ayında Nürnberg’e taşınan müzakerelerin ardından 23 Temmuz’da resmi bir barış anlaşmasına varıldı. Lutherciler ilk ve son kez Katoliklerle birlikte V. Charles’ın komutası altında ortak bir düşmana karşı yürümek üzere bir araya geleceklerdi. Ancak bu sırada Süleyman çoktan Belgrad’a gelmişti. Sultan 25 Nisan’da ordusunu İstanbul’dan intikale başlatmıştı. İstila karada bulunan kuvvetleri gölgede bırakan Tuna’daki güçlü bir Osmanlı donanması tarafından destekleniyordu. Osmanlı ordusu günümüzde Hırvatistan sınırları içinde yer alan Osijek’te Drava Nehri’ni 12 duba köprü üzerinden geçerek kısa süre sonra güney Macaristan’a girdi.
Habsburg elçileri önce Niş’te sonra da Belgrad’da Sultan Süleyman’ın ordugâhına gelerek öncekinden çok daha büyük bir yıllık haraç teklif ettiler. Ayrıca Buda’daki Osmanlı garnizonunun çekilmesi ve I. Ferdinand’ın Macaristan kralı olarak tanınmasına ilişkin önceki Habsburg taleplerinden vazgeçtiler. Sultan bu yeni heyeti de küçümseyerek geri yolladı. Artık taviz vermek için çok geçti. Hatta Sadrazam İbrahim Paşa, “İspanya bir kertenkele gibidir. Orada burada bulduğu bir ot parçasını ya da toprakta bulduğu bir tahıl tanesini gagalar. Bizim sultanımız ise ağzını açtığında dünyayı yutan bir ejderha gibidir.” cümlelerini kullanarak heyetle alay etti. Sultan Süleyman da bizzat V. Charles’a şu sözlerle meydan okudu: “Eğer cesur ve yürekli bir adamsa, karşıma çıksın ve ordusunu benim imparatorluk otağımla savaşmaya hazır hale getirsin; bu işin sonu, Allah nasıl isterse öyle olsun.”

Kanuni Sultan Süleyman, Gyor’da danışmanlarıyla bir savaş meclisi topladı. Hazırlanan stratejik plana göre; Osmanlı Donanması nehrin kuzeyinde Bratislava’ya doğru ilerlerken, Kazım Bey komutasındaki hafif süvari akıncılarına mümkün olduğunca geniş bir alanda faaliyet göstermeleri için serbesti verildi. Seçkin birlik statüsündeki yeniçeriler de dahil olmak üzere, ordunun ana bölümü, karadan batıya, yani Neusiedler Gölü’nün güney kenarına doğru ilerleyecekti. Söz konusu göle ulaştıktan sonra güneye dönerek, I. Ferdinand’a sadık küçük müstahkem şehirlerin ilki olan Kőszeg’e yönelecekti. Ordu bu küçük engeli hızla aştıktan sonra batıya, yani Avusturya’nın güneydoğusunda bulunan otlak ve çayırlık bölgelere doğru ilerleyecekti.
Bu arada Kutsal Roma İmparatorluğu Ordusu da güney Bavyera’da bulunan Regensburg’da toplanıyordu. V. Charles, 1529’da olduğu gibi Haziran ve Temmuz aylarında yağan yağmurların nehirlerin su seviyesini yükselttiğini ve bunun da “Viyana’nın tahkimatını onarmak ve güçlendirmek için kendilerine zaman kazandırdığını” dile getiriyordu. Bahar ve yaz mevsimleri boyunca, İspanya, Portekiz, Hollanda, İtalyan şehir devletleri, Kutsal Roma İmparatorluğu, Bohemya ve Macaristan gibi Avrupa’nın dört bir yanından gelen piyade, süvari ve topçu birlikleri Viyana’da toplanmaya devam etti. V. Charles, Ağustos ayında 90.000-95.000 kişilik bir ordunun başında Sultan Süleyman’ın gelmesini bekledi.
İbrahim Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunun öncü birlikleri,9 Ağustos’ta Kőszeg önünde toplandı. Takip edilen yürüyüş rotaları istila kuvvetlerini Viyana’nın eteklerine ulaştırmıştı. Sultan Süleyman’ın 1529’daki girişiminde Avusturya sınırını ancak 19 Eylül’de geçtiği dikkate alındığında, bu sefer neredeyse bir ay önce aynı aşamaya gelinmişti.
Kőszeg’in savunması Jurišic’e emanet edilmişti. Onun bir yönetici ve diplomat olarak Habsburglara verdiği hizmetler örnek teşkil ediyordu. I. Ferdinand onu Mohaç Muharebesi’nden sonra Osmanlı sınırını savunan imparatorluk güçlerinin genel komutanı olarak atamıştı. Jurišic de I. Ferdinand’ın 1527’de Hırvatistan kralı olarak seçilmesine aracılık etmiş ve dört yıl sonra, Osmanlılarla müzakerelerde bulunmak üzere İstanbul’a gönderilmişti.

Jurišic şimdi en büyük sınavına tabi tutulacaktı. Kendisi, Osmanlı kuşatmasının başlamasından sadece birkaç hafta önce 28’i hussar (hafif süvari) olmak üzere sadece toplam 38 süvariyle Kőszeg’e gelmişti. Surların içinde sıkışıp kalan birkaç bin kadın, çocuk ve yaşlıdan sayıca çok daha az olan kasabanın sağlıklı erkeklerinin tamamını seferber ettikten sonra bile savunma için teşkil edilen birliğin toplam sayısı 700-800 kişiyi geçmiyordu.
Kőszeg, adı ilk olarak MS 802’de kaleme alınan Einhard Kroniği adlı eserde geçen eski bir kaleydi. 1241-42 yılları arasında gerçekleştirilen Moğol istilasından sonra şehrin aşağıda kalan kısımlarının etrafına surlar inşa edildi. Ancak bunlar Rönesans standartlarına göre tamamen çağ dışı kalmıştı, modern bir topçu ateşine dayanamayacak kadar yüksek ve inceydi. Surlar ayrıca garnizonun düşman saldırılarını ateş arasında tuzağa düşürmesi için gerekli tahkimatlı siper ve burçlardan da yoksundu. Sıralanan bu sebeplerden dolayı şehrin Osmanlı kuvvetleri tarafından kolayca ele geçirilebileceği sanılıyordu. Oysa beklenenin aksine Kőszeg savunması bir efsaneye dönüştü. Jurišic I. Ferdinand’a “Osmanlı imparatoruna ve onun ordusuna karşı savaşmak için gönüllü oldum. Bu işi onun gücüne denk olduğumu düşündüğüm için yapmıyorum. Sadece Majestelerinin Kutsal Roma İmparatoru kuvvetleriyle birleşmesine zaman kazandırmak için Osmanlıları biraz geciktirmek amacıyla savaşıyorum.” diye yazmıştı. Jurišic herkesin düşünmeye cesaret edebileceğinden çok daha uzun zaman kazandı. Kuşatmanın on ikinci gününde, Osmanlı kuvvetleri tarafından patlatılan mayınlar surların yaklaşık 12 metrelik bir bölümünü yıktıysa da açılan gedikten içeri girmeye çalışan yeniçerilerin hücumu püskürtüldü. Ahşaptan yapılmış piramit şeklindeki devasa boyutlu taarruz kuleleri surlara doğru yaklaştırıldıklarında, şehri savunanlar kükürt, katran ve içyağı ile doldurdukları varilleri ateşe vererek bu kuleleri yerle bir ettiler.
Nihayet 27 Ağustos günü yapılan başka bir şiddetli hücumun da püskürtülmesinin ardından İbrahim Paşa müzakere teklifinde bulundu. Ancak bu görüşmeler de sonuçsuz kaldığı için kuşatma yeniden başladı. Osmanlılar 18. kez surlara saldırmaya çalıştı ve bir aşamada surlarda bulunan mazgallara sekiz tane Osmanlı sancağı dikildi. Fakat taarruz eden Osmanlı askerleri ulaştıkları hatları ellerinde tutamayıp geri çekildi. Efsaneye göre, Osmanlı askerlerini püskürtenler, kısa süre önce Aziz Jakob kilisesinde evlenen damat Markó Bálint’ti ve gelin Margit idi. Osmanlı kuvvetlerinin daha fazla ilerleme kaydedememesi üzerine İbrahim Paşa ikinci kez görüşme yapmayı teklif etti.
Sadrazam nihai zafere ne kadar yakın olduğunu bilmiyordu. Jurišic de yaralanmıştı ve barut deposunda neredeyse hiçbir şey kalmamıştı. Kasabayı savunan askerlerin yarısı ölmüştü ve sağ kalanlar teslim olmaya hazırdı. Bütün bunlara rağmen Jurišic ustaca bir diplomasiyle teslim olmak için öngörülen şartlardan biraz daha fazlasını kabul etti. Buna göre; Jurišic prensipte Osmanlı hükümdarlığını kabul edecek ve durumu kurtarmak için bir grup yeniçerinin sancaklarını törenle sergilemek üzere surlarda birkaç saatliğine bir gedik açmasına izin verecekti. Ancak kalıcı bir işgal söz konusu olmayacaktı. Hâlâ hayatta olmasının şaşkınlığı içinde bulunan Jurišic I. Ferdinand’a “Osmanlılar bile Sultan Süleyman’ın tahta çıkışından bu yana bir kez olsun bu kadar yüz kızartıcı bir darbe yemediklerini söylüyorlar.” şeklinde yazılı rapor gönderdi.

Osmanlılar 29 Ağustos günü saat 11’de kuşatmayı resmen kaldırdı. Bugün bile Kőszeg’de öğle çanları saat 12 yerine 11’de çalar. Osmanlı kuvvetleri bu anlamsız saldırı için üç değerli haftayı boşa harcamışlardı. Sultan Süleyman, V. Charles’ın Kőszeg’i kurtarmak için yürüyeceğini ve böylelikle kendisine kesin sonuçlu bir çarpışma fırsatı vereceğini ummuştu. Ancak öyle olmadı, kuşatma boyunca V. Charles’ın imparatorluk ordusu Regensburg’da toplanmaya ve orada kalmaya devam etti. Bu gelişmeler üzerine Sultan Süleyman’ın bir durum değerlendirmesi yapması zorunlu hale gelmişti. Tüm ordusunun küçük bir sınır karakolunda sadece birkaç yüz kişilik bir düşman müfrezesi tarafından bağlanabildiği dikkate alındığında, imparatorluk başkentini ele geçirme şansı ne olabilirdi? Sultan hem Katolik hem de Lutherci imparatorluk birliklerinin Viyana’ya akın ettiğinin farkındaydı. Şehir üç yıl öncesine göre çok daha iyi garnizonlara sahipti ve ilk kuşatmadan bu yana savunma mevzileri önemli ölçüde modernize edilerek genişletilmişti. Sefer mevsiminin sonuna yaklaşıldığı bir dönemde ikmal hatlarının sınırlarında faaliyet gösteren Osmanlılar, bu şartlar altında Viyana’ya yönelik herhangi bir girişimde bulunmaları halinde, kendilerini 1529’dakiyle aynı taktik çıkmazın içinde bulacaklardı. Aradaki tek fark daha büyük bir eşitsizlik karşısında kalacak olmalarıydı.
Sultan Süleyman elindeki seçenekler üzerinde düşünürken, V. Charles’ın yeni müttefiki Cenevizli amiral Andrea Doria’nın İyon Denizi’nde saldırıya geçerek Yunanistan’ın Messenia bölgesindeki Koroni Kalesi’ni ele geçirdiğini ve böylelikle Mora’daki Osmanlı hegemonyasını tehdit ettiğini haber aldı. Belki de Osmanlı’nın kaderini belirleyen kırılma noktası buydu. Bu gelişmeler üzerine Osmanlı ordusu kuzeye, yani Viyana’ya doğru ilerlemek yerine yavaşça güneybatıya, Graz’a doğru döndü. Osmanlı kuvvetleri arkalarında yakılmış topraklar bırakarak Steiermark eyaletinin alçak tepeleri ve yeşil otlakları boyunca ilerledi. Ancak istilacılar imparatorluk topraklarından sağ salim ayrılamadılar. Osmanlı kuvvetlerinin artçı birliği Fernitz’de pusuya düşürüldü ve kaçan akıncılar 19 Eylül’de yapılan Leobersdorf Muharebesi sırasında tamamen yok edildi. Öldürülenler arasında Kazım Bey de vardı. Kendisinin değerli mücevherlerle süslenmiş ve akbaba tüyleriyle bezenmiş muhteşem miğferi Habsburgların eline geçtikten sonra V. Charles’a hediye edildi. Sultan Süleyman çekilmeye devam ederek 13 Ekim’de Belgrad’a, 18 Kasım’da ise İstanbul’a ulaştı.
Osmanlı seferinin sonucu hayal kırıklığı oldu. Oysa çağın en güçlü hükümdarları olan V. Charles ve Kanuni Sultan Süleyman, bir Hollywood senaryosunun gerektirdiği türden kıyameti koparabilecek bir “otorite kurma muharebesi”nde karşı karşıya gelmeye hiç olmadıkları kadar yaklaşmışlardı. Bunun gerçekleşmemiş olması, her iki tarafın da yenilgiyle riske atacaklarının zaferden kazanacaklarından daha fazla olduğunun farkında olduğunu göstermektedir. O zamana kadarki karşı konulmaz Osmanlı ivmesi göz önüne alındığında, Sultan Süleyman’ın 1529 veya 1532’de Viyana’yı ele geçirememesi, Ferdinand ve V. Charles’ın itibarlarının artmasını sağladı. Bu olay ayrıca adı geçen kralların Osmanlı’nın Avrupa topraklarındaki genişlemesinin sınırlarını nihayet çizdiklerine dair meşru bir iddiayla ortaya çıkmalarına yol açtı. Evliya Çelebi’nin de dile getirdiği gibi, Habsburg Hanedanı artık hem doğuda hem de batıda “Roma’daki kırmızı elmanın etrafındaki duvar” olarak kabul ediliyordu.
Alamy, Getty
Benzer Haberler

Spitfire’ın Kırılan Ön Camı: Britanya Muharebesi’nde Ölümle Burun Buruna Gelen Pilot

Franco Mihver Devletleri'ne katılmış olsaydı tarihte ne değişirdi?

Soğuk savaş’ta ölümcül yarış: İnsanlığı tehdit eden nükleer silahlanma









